🔮 Yalamak Ister Misin Sosyal Deney
ZXcd4YL. sosyal deney insanların belli olaylara karşı tepkilerini ölçmek adına yapılan kanalında bu tarz deneylere sıkça rastlanmakta ve ben bazılarını hayretler içerisinde izliyorum. insan oturduğu yerden bazı gerçekleri göremiyor ama bu tarz deneyler gerçekten çok faydalı oluyor; bazı şeyleri daha iyi algılamak adına. Bkz deneyBkz sosyal kısa yol 1519 **sude** beğendim 1 şikayetçiyim İnsanların hem bireysel olarak tepkilerini hem de kültürler arası farklılık ve benzerliklerini görmek ve kıyaslamak açısından yararlı bulduğum olup ve manipüle edilmediği taktirde tabi ki. beğendim şikayetçiyim Gizli kamera cekimi ile yapilan ve insanlarin anlik tepkilerinin ölçüldüğü ki herkesin tepkileri bölgeye, kültüre, yetistirilise göre degisiklik gosteriyor. beğendim şikayetçiyim Entry yazmanız için üye olmanız gerekmektedir. Üye olmak için tıklayın, üye iseniz lütfen oturum açın.
evet konumuz aşk, nasıl aşık olduğumuz, ilişki çeşitleri. büyük bir ihtimalle bu yazdıklarım ileride aleyhime delil olarak sıkça kullanılacaklar ama yapacak bir şey yok, bilimin tanımdan başlayalım, nedir aşk? shakespeare “harika,tiksinç şey” diyor, dream theatre “kanın bir hareketidir” diyor, şıpsevdi sakızları binlerce şey söylüyor… robert stenberg’e göre ise aşk üç unsurdan oluşur samimiyet, tutku ve bağlılık. ona göre eğer bu üç şeyin üçüne de sahip değilseniz, bu aşk değildir. içtenlik, birisiyle kurduğunuz yakınlık, paylaştığınız ve genelde ondan başka birisiyle paylaşmadığınız kendinizle ilgili bilgiler. tutku ise adı üstünde tutku, çekim gücü, cinsel istek. bağlılık ise, ilişkiye adını koyma. steinberg’e göre bir şeye “aşk” demedikçe o şey “aşk” falan olmaz. sike sike adını verecekmişsiniz. şimdiden hoşlanmadım bu heriften. ama bizim tartışacağımız şey, ya bu 3’üne de sahip değilsek, ya ikisine ya da sadece birine sahipsek? hiçbirine sahip değilsek zaten tartışacak bir şey yok, gidip intihar falan edin, ya da evlilik programlarını izleyin, sonucu aynı olur sadece ikincisinde daha çok acı başlayalım. önce sadece “samimiyet” i koyuyoruz torbamıza. biri var hep vardır, olmaz olsunlar di mi olric? –evet bayım, ona karşı oldukça içteniz, ama ona karşı beslediğimiz bir tutku yok, ayrıca bağlayıcı bir sıfat mıfat da koymamışız. bunun adı “hoşlanmadır” ve genelde arkadaşlarımıza karşı hissettiğimiz böyle bir şeydir. tabi ki erkekten arkadaş falan olmazdiyelim ki samimiyet yok, sıfat da yok ama ne var? tutku var. işte bu delicesine tutulma durumudur, ilk görüşte aşk falan. aslında gayet “üreyelim lann nolur üreyelim” durumu. “seni tanımıyorum, tanımaya da niyetim yok, gelecekle ilgili bi şey beklemiyorum, sadece şu anı yaşıyorum, tek istediğim kavunlarının arasından şarap nehri döküp yalamak!”şimdi de, samimiyet yok, tutku yok, bağlılık var. tipik görücü usulü evlenme durumlarını düşünebilirsiniz, ya da uzun süren ilişkilerin son dönemlerini “artık seninle bir şey paylaşmıyorum, artık sana sürteceğime çalıya çırpıya sürterim, ama evliyiz işte çoluk çocuk, katlanmak zorundayım!” bunun adı “boş aşk” bu arada görücü usulü evliliklerin, aşk evliliklerinden daha başarısız olduğu yönünde bir bilgi yok. kötü olan, görücü usulü evliliklerin olduğu kültürlerde boşanmak çok zor olduğundan, bu insanlar daha fazla katlanmak zorunda 3’te 1 olanları bitirdik, şimdi 3’te 2 olanlardan devam ki, samimiyet var, oturuyoruz konuşuyoruz, paylaşıyoruz her şeyi… aynı zamanda cinsel çekim gücü de var aramızda, ben seni istiyorum, sen beni… sevişip duruyoruz…ama sıra sıfat koymaya geldiğinde ı ıh… bunun adı romantik aşk’tır. romeo ve juliet aşkı. genelde ilişkilerin başlangıç safhasıdır “senden hoşlanıyorum, çok güzelsin, harikasın, sevişmek de istiyorum ama bana sevgili falan deme alerji yapıyor” evet, romantik samimiyet var, sıfatımız var ama aramızda tutku yok. zın zın! dostluk bu. yoldaş aşkı. antik yunan’da en erdemli sayılan ilişki biçimi. yo yo sakın mevlana vs şems’le gelmeyin. kesin mutfakta falan işi pişirmişlerdir de tutkumuz var, delicesine sevişiyoruz, ilişkimizin adı da var, nişanlıyız falan mesela. ama samimiyetimiz yok. yani “vücudundan çok hoşlanıyorum bebeğim, seni istiyorum, ve bak artık sana sahip olabilecek sıfata da sahibim…ama ne olur o cemcük ağzını açma, seninle konuşmak için değil sevişmek için evlenicem ben” …buna “aptal aşkı” diyoruz. genelde popstarlar falan böyle takılır. evlenirler, sevişip dururlar ama bi sikim evet üçüne de sahipsek samimiyet, tutku ve bağlılık, bu “tam aşk”’tır. evet şimdi sırada başka bir konu var. nasıl aşık oluruz, neler bizi çeker, nasıl bağlanırız buna bakacağız. elimize 7 değişken alıyoruz. bunlardan 3’ü asıl üçlü, yani en büyük, üzerinde tartışılmaya gerek olmayan 3 neden. diğer 4’ü ise küçük dörtlü, arka plandaki nedenler… ama aslında bir çok zaman önemlilik sıralamarında başı çekebilecek nedenler. şimdi başlıyoruz büyük üçlüden1-yakınlık durumu. evet fiziksel yakınlıktan bahsediyorum, yani yan sıranızda oturanlar, yan dairede oturanlar, aynı apartmanda oturanlar, aynı okulda okuyanlar, aynı işyerinde çalışanlar vs. 2- benzerlik. milyon tane şey duymuşsunuzdur, yok zıt kutuplar birbirini çeker falan diye. ama yapılan araştırmalarda birbirinden hoşlanan insanların genelde birbirine benzeyen insanlar olduğu ortaya çıkmıştır. bu benzerlikler yalnızca fiziksel benzerlikler değil, karakter benzerliği, ya da benzer politik düşüncelere sahip olmanız hatta aynı takımı tutmanız bile olabilir. artık sizin için önemli olan neyse. şimdi bıdıbıdı konuşmayın yok şöyle bana benzemeyen birinden hoşlandım falan diye, “benzerlik çekim gücünü artırır” aşinalık. evet, etrafımızda dolanan, daha önce konuştuğumuz ve sonradan yakınlaşmaya başladığımız insanlara aşık olma ihtimalimiz daha fazladır. herkes o “gizemli yabancı” nın hayalini kurar ama o daha çok filmlerdedir “birden bire bardan içeri girdi, dışarıda yağmur yağıyordu, saçları ıslaktı, bana geldi ve merhaba dedi, o sırada leonard cohen “its now or never, its me or you” diyordu…” evet rüyanızda belki… örnekte kullanılan şarkılar damien rice – i remember, leonard cohen – everybody knowsevet bunlar 3 büyük faktör, yakınlık durumu, benzerlik ve aşinalık. yalnız burada unutulmaması gereken nokta şu, bütün bu faktörleri teker teker konuşurken, diğer faktörlerin “eşit derecede” olduklarını varsayıyoruz. şimdi gelelim daha ilginç ve zevkli olan 4’lüye1-güç, yeterlilik. etrafımızda olan daha güçlü, daha yeterli durumda olanlara karşı, olmayanlara göre daha büyük bir çekim gücü besleriz. şimdi bu normal ama şöyle bir durum var, ya çok güçlüyse? ya bizi çok zorluyorsa? bizi aptal, yetersiz biriymişiz gibi hissettiriyorsa? ya hep o kazanıyorsa? evet ilginç tarafı bu nokta böyle insanlar hata yaptıklarında veya saçmaladıklarında onlardan daha çok hoşlanırız. örnek olarak bill clinton olayı. gitti ağzına verdi monica’nın, ve yanlış olduğu çoğunlukla kabul edilse bile yapılan araştırmalardan çıkan sonuç şu oldu “ya bak, o da insan işte, senin benim gibi hıyarın teki… ne kadar sevimli di mi?”hayır mhp li milletvekilleri sevimli değiller. çünkü onlar yeterli değillerdi zaten. bu konuştuğumuz konu “gözümüzde büyüttüğümüz” insanların “hata” yapmalarıyla ilgili. bozkurtların sevişmeleriyle ilgili – ki süper bi deneydir. bir yarışma için insanlarla röportaj yapıyoruz, elimizde bu röportajların ses kayıtları var. röportaja katılanlar iki türlü elemanlar, birincisi bu güçlü, süper dediğimiz adamlar, diğerleri ise sıradan adamlar. deneklerimiz bu adamların konuşmalarını dinliyorlar, süper olanlar kendilerine sorulan sorularda %92 oranında başarılılar, aynı zamanda dersleri falan süper, ve üniversitelerinde her bi aktiviteye katılıyorlar. sıradan olanların ise %32 doğru cevap ortalaması var, okulda ortalama notlar alıyorlar ve çok fazla aktiviteye falan katıldıkları yok. sonuçta deneklere soruyoruz en çok kimden hoşlandınız diye, cevap gayet sıkıcı ve öngörülebilir tabi ki güçlü olanlardan daha çok hoşlanıyorlar sıradan olanlara deney burda bitmiyor, aynı deneyi şimdi sadece bu güçlü elemanlar arasında yapıyoruz, yani kayıtlarımızda sadece bu güçlü elemanlar var, ama tek bir farkla, içlerinden bazıları tam konuşma esnasında “hassiktirr ya kahveyi döktüm” falan diyor, yani hata yapıyor. sonuç evet güçlülerle sıradanlar arasında oyumuzu güçlülere veriyoruz, ama güçlüler arasında da, “hata” yapanlara. sonuçta bu üzerine kahve dökülenler “daha çok hoşlanılanlar” oluyor. 2-fiziksel güzellik. evet fiziksel güzelliği kabul etmeyiz, önemli olan ruh güzelliği deriz… yapılan anketlerde hep “sıcakkanlılık” “dürüstlük” “zeka” “mizah anlayışı” nı tıklarız, güzellik mi, “aman canım, o o kadar önemli değil” deriz. bunu deriz çünkü sıcakkanlı değilsek bile olabiliriz, dürüst değilsek bile olabiliriz, ama güzel değilsek işimiz gerçekten zor ve bu hiç adil değil. adil olmayan bir şeyi seçmeyi kendimize yakıştıramayız. ama yakıştırmamamız, güzelliğin bizim için önemli olmadığı anlamına gelmez. işte sonuçlarbir deneyde, blind date yapıyoruz, yani daha önceden birbirlerini hiç görmemiş insanları bir araya getirtiyoruz, teker teker tanışıyorlar bunlar ve birbirinden hoşlananlar ikinci bir randevuya gidiyorlar. ilk görüşmede bakıyoruz insanlar kimi ikinci randevuya çağırmışlar… daha sıcakkanlı olanı mı? i ıh…daha zeki olan? cıx… daha süper espri yapan? yoo… daha güzel/yakışıklı bulduklarını çağırmışlar… sorsan “ruh güzelliği” amk. neyse çirkiniz ama müziğe sahibiz diyelim cohen işte ikinci randevuda bu saydığımız diğer özellikler devreye giriyor ve daha önemli deney ki bu hasktr üzerime kahve döktüm deneyini yapan adamın deneyi yine, bir hatun ayarlıyoruz, gayet güzel bir şey. artık böyle deneyler yapılmıyor azizim, seksistmiş falan bu hatunu önce gayet güzel hazırlayarak gönderiyoruz abaza universite öğrencilerinin yanına…onlarla mülakat yapıyor ve sonucunda elemanları çekici bulup bulmadığını söylüyor onlara. sonra da aynı hatunu çirkinleştiriyoruz biraz, kafaya peruk, kötü elbiseler vs. ve sonuçhatun güzelken, ve elemanlara onları çekici bulduğunu söylediğinde bizim elemanlar deli gibi sevindirik oluyorlarhatun güzelken ve elemanlara onları çekici bulmadığını söylediğinde ise bizimkiler havucunu kaybetmiş tavşan gibi üzülüyorlarhatun çirkinken ise ne beğenilmeyi ne de beğenilmemeyi ilginç yanı ise, hatun güzelken ama elemanları beğenmemişken, bizim elemanlar sürekli bir yolunu bulup hatunun telefon numarasını falan almaya çalışıyorlar. haklarında edindiği fikirlerin yanlış olduğunu ispatlamak için, bu kadar kasıyorlar baya güzel kazanç/kaybetme durumu. bu biraz değişikliğe hassasiyetimizle ilgili. anlaşılması kolay aslında, tarih boyunca sürekli tehlike ve fırsat işaretlerini takip ettik, böylece hayatta kalabildik ve genlerimizi etrafa saçabildik. aşkta ise daha ilginç bir durum söz konusu. şimdi bize sürekli “seni seviyomm, seni seviyommm” diyen birini o kadar sikimize takmayız. yani daha doğrusu, bize karşı sürekli poizitif olan birisi bizde iyi hisler uyandırır ama asıl güçlü his, önce siklemeyen ama sonra yavaş yavaş bu pozitifliği artıran insanlardır. yani belli bir momentumu var, belirli bir ivmesi var, bi yerden başlıyor ve giderek daha pozitif oluyor. buna kazanç efekti diyoruz. tam tersini düşünelim şimdi. kaybetme efekti. bize karşı son zamanlarda pozitif olmuş sevgilimiz, bunun konforu içindeyiz ama o da ne, giderek eleştiriye boğuyor bizi, hiçbir şeyimizden hoşlanmıyor ve sürekli negatif bir halde artık. evet işte asıl canımızı yakan bunlar… bize karşı sürekli negatif olan birini sevmeyiz zaten, negatif olduğunda kırılmayız, çünkü alışmışızdır, bekliyoruzdur bunu. ama sevdiğimiz, ve pozitif geribildirimler aldığımız birinin aniden negatifleşmesi, evet bu bizi kırar. bu yüzden en çok sevdiğimiz, ve onlar tarafından sevildiğimizi düşündüğümüz ama arada sırada bu sevgiyi göremediğimiz insanlar canımızı acıtır. böyle durumlar için kurt cobain, “kalbim kırık ama yapıştırıcım var” demiş, şahsen uyuşturucuya karşıyım bu yüzden fashion tv mankenleriyle sevişerek idare teşhis. eveet hani şu “içimde kabaran bir duygu var, aman allahım seviyorum ama neden bilmiyorum” sendromu. çoğunlukla başka başka nedenler atfederiz bu duygu yoğunluğumuza. hadi hadi hemen deneyeşimdi diyelim ben facebooktan bir kızla konuşuyorum, ona dedim ki “bebeğim, bu aralar canım çok sıkkın, ister misin seninle bi taksim yapalım cuma günü? önce tiyatroya gideriz sonra da oturur bi kahve içeriz… parasını sen ödersin” beni bilenler bilir, hesap ödemek dini inançlarıma aykırı e tabi ki kabul edecek… sonra cuma günü buluştuk, tiyatroya gittik, çıktık, geç olmaya başladı. oturduk starbucks’a, birbirimize bakıp “i love capitalism” dedik. sonra hatun bana dedi ki “ya geç oldu, bana kafeinsiz bir şeyler söylesene, uyuyamam sonra, yarın önemli işlerim var.” tabi ki içimden “hasktir, ben takılırdık sanıyordum” diyerek gittim aldım ona kafeinsiz bir şeyler, kendime ise elf kahvesi. yalnız sipariş verdiğim adam beni yanlış anlamış, iki kat kafeinli bir şey vermiş hatuna. hatun da lıkır lıkır içmiş… kalktık oradan, yokuş yukarı çıktık ama o da ne… hatun birden bire “yaa bana garip birşeyler oluyor, senin yanında kalbim böyle küt küt atıyor… ne zamandır böyle bir şey hissetmemiştim.. sanırım sana aşık oluyorum” diyor. asıl olan şey ise, aldığı çift kat kafeinin ve çıktığı yokşun kalp atışlarını hızlandırması, avuç içlerini terletmesi ve solunumunun artması…ve karşısında olduğu kişi de ben. dolayısıyla yanlış bir yargılamayla, bütün bunların sebebinin benimle olması olduğunu düşünüyor, ve çift kat kafeinli kahve onu aşıkmış gibi deneylerimize bakalım. bu deneylerden birinde, universite kampusunun içinde iki tane kopru var, bunlardan biri ipli, dolayısıyla tehlikeli ve riskli bir köprü, diğeri ise normal taş köprü. köprünün sonunda bir hatun var ve gelen elemanlara “araştırmam için yardımınız gerekli, bana kısa bir öykü uydurur musunuz hemen” diyor ve sonunda da telefon numarasını veriyor. sonuç şu, o riskli köprüden gelenler, zaten butun hormonları kalkık olduğundan, yüksek kalp atışlarıyla falan geldiklerinden ve sonrasında hatunu gördüklerinden, hemen bu içsel durumu yanlış teşhisle hatunla ilgili bir durum olduğunu sanıyorlar, yazdırdıkları öyküler genelde erotizm kokuyor ve aldıkları numarayı cogunlukla arıyorlar. diğer köprüden gelenler ise gayet sıkıcı öyküler yazdırıp, çoğunlukla aramıyorlar… şimdi bu kötü bir deney, çünkü “iyi de zaten daha maceracı olanlar o ipli köprüden geçerler, bu yüzden böyle yazılar yazıp, sonra da hatunu aramaları daha yüksek bir ihtimal…” doğru,ama benzer deneyler var, örneğin denekleri ikiye ayırıyoruz, ve bir gruba sunu diyoruz “size bir deney uygulayacağım ama canınız biraz yanacak, bir nevi şoklanacaksınız, biz deneyi hazırlarken siz de benim hakkımda ne düşündüğünüzü yazabilir misiniz?” evet, şoklanacağını duyan deneğin kalp atışları ve solunumu korku nedeniyle artıyor, ama yanlış bir teşhisle bunun deneyi yapan elemandan kaynaklandığını düşünüyorlar ve genellikle “çok etkilendiklerini, aşık olduklarını” falan yazıyorlar. diğer gruba ise gayet normal bir deney uygulayacağımızı, içinde acı falan olmayacağını soyluyoruz ve sonuç olarak diğer deney grubundakiler gibi aşk mektupları almıyoruz. şimdi başka bir deney, bu süper. elemanları topluyoruz, ve 10 sayfalık playboy güzellerini gösteriyoruz, yavaş yavaş açıyoruz sayfaları… ve kulağında kulaklıklar var… kendi kalp atışlarını dinliyorlar… tık tık…tık tık… diye. sonunda elemanlara soruyoruz, hangi hatunu beğendiniz diye. hepsi birden “5 numara” diyor… “5 numara, tam istediğim hatun!!” …gerçekte olan ise… aslında dinledikleri kendi kalp atışları değil, önceden kaydedilmiş kalp atışı sesleriydi…ve 5 numaraya geldiğinde hızlanıyordu… evet, dışarıdan gelen kalp atışı seslerinin kendilerinin ki olduğunu dusunup heyecanlanıp yanlış teşhis koyarak hepsi, buyuk ihtimalle normalde seçmeyecekleri 5 numarayı seçtiler… hayat ne garip, vapurlar filan…sonra da seçimlerimiz hakkında ahkam keseriz…ve son bir detay, yine bu konu hakkında..aile içi şiddet. aile içi şiddete maruz kaldıkları halde oradan gitmeyenleri düşünün. çoğunlukla “gidecek başka bir yerim yok ki” ye sığınırlar. bazen de bu şiddetin farkında değildirler, yani duygusal ve fiziksel şiddete maruz kaldıklarında. küfürler, aşağılamalar, şiddet gösterileri, dayaklar havada uçuştuğunda. bunlar başına gelen birey, o anda hissettiği bu korkudan doğan heyecanı yanlış teşhisle cinsel heyecana mal edebilir en güzide örnek “beni sevdiği için böyle davranıyor, ilgilenmese böyle davranmazdı.” veya yine korkudan doğan heyecanı, içinin kıpırdanmasını “sanırım ona aşığım, bu yüzden böyle hissediyorum” a çokça dönüştürebilir. velhasıl kelam, çok konuşuyoruz, her siki bildiğimizi sanıyoruz, kendimizi tanıdığımızı düşünüyoruz, ama gerçek çoğunlukla bulduklarımızdan farklı çıkıyor… ve biz bunu bilmiyoruz. gidip iki üç hatun tokatlayıp sonra bol kafeinli kahve içireyim ben, bir kere de “tutmasaydım düşüyordun!” yaptım mı, hatun bana aşık olur. sonra belki sevişiriz 23549377
- 1440 Güncelleme - 1507 Diyarbakır'da yapılan sosyal deneyde, sosyal medya fenomeninin, 'Param yok, açım. Bana yemek alabilir misin?' sorusu üzerine tezgahındaki simitlerden veren daha sonra döner ve ayran ısmarlayan Mert Emsen 13, insanlık vazifesini yaptığını belirterek, "İyilik yapan, iyilik görür. Ben ağabeye iyilik yaptım o da bana yaptı. Aileme bakıyorum; 10 TL harçlığımı alıyorum, 15 TL de aileme veriyorum" dedi Diyarbakır'da sosyal medya fenomeninin, videoya çektiği sosyal deneyde, "Param yok, açım. Bana yemek alabilir misin?" sorusuna verdikleri cevaplar ve yardımseverlikleriyle takdir toplayan çocuklardan Mert Emsen, yaşadığı olayı anlattı. "SENİN BOYUN UZUN SEN SİMİTLE DOYMAZSIN" Fenomenin aç olduğunu belirtmesi üzerine önce simit ve su veren daha sonra "Senin boyun uzun, sen bununla doymazsın. Ben sana döner ve ayran alayım' diyen Emsen, simitçilik yaparak, ailesinin geçimine katkıda bulunduğunu söyledi. "GEREK YOK BU TABLET PAHALI" DHA'daki habere göre o anları anlatan Mert Emsen, "Aç olduğunu söyledi. Simit ve su istedi. Ben de verdim. Yedi içti. Bana 'Siz kaç kardeşsiniz?' dedi. Evimi sordu. Daha sonra ben de ona 'Senin boyun uzun, bu simitle doymazsın' dedim. Ona döner ve ayran aldım. Onu da yerken bana bir tablet uzattı. 'Al, bu senin olsun' dedi. Ben de 'Gerek yok. Bu çok pahalı bir tablet' dedim. Bunun bir kamera şakası olduğunu söyledi. "10 TL HARÇLIĞIM, AİLEME 15 TL VERİYORUM" 'Sosyal medyaya atacağız. Herkesle yaptık. Bir tane de senin nasibin' dedi. Ben 'İnsanlık vazifem' dedim. Okul açıldığında sabah gidiyorum. Daha sonra öğlen buraya geliyorum. Aileme bakıyorum. 10 TL okul harçlığımı alıyorum, 15 TL de aileme veriyorum. Amcam da yol hakkımı veriyor. Simit satıyoruz" dedi. "OYUNCU OLMAK TİYATRODA OYNAMAK İSTERİM" Büyüyünce oyuncu olmak ve tiyatroda oynamak istediğini aktaran Mert Emsen, "İstanbul'da film çekmek istiyorum. Oyunlarda da oynamak istiyorum. Herkese öyle söyledim. Herkes hayır sahibi olsun. Ben sana bir iyilik yaparsam eğer zamanı gelir, sen de bana iyilik yaparsın. "BİR ATA SÖZÜ VAR..." Bir atasözü var; iyilik yapan, iyilik görür. Ben ağabeye iyilik yaptım o da bana yaptı. Bana 'Sen bana kapını açtın, yemek verdin, ben de sana tablet veriyorum' dedi" diye konuştu.
yalamak ister misin sosyal deney